Benim yüzümden kimse korku duymadı, yoksulluk ve acı çekmedi, bahtsız olmadı. Tanrıların kötü gördükleri şeyleri hiçbir zaman yapmadım.
Kölelere kötü muamele etmedim ve ettirmedim. Kimseyi aç bırakmadım.
Kimseye göz yaşı döktürmedim.
Kimseyi öldürmedim ve kimsenin kahpece öldürülmesini emretmedim.
Kimseye yalan söylemedim. Hiçbir utandırıcı davranışta bulunmadım.
Zina etmedim. Yiyecekleri pahalı ve eksik satmadım. Terazinin dirhemi üzerine hiçbir zaman elimi bastırmadım. Teraziyle tartarken hiçbir zaman hile yapmadım.
Süt çocuklarının ağızlarından sütü uzaklaştırmadım. Hayvanları çalmadım.
Tanrının kuşlarını avlamadım.
Ölmüş balığı tutmadım. Hiçbir arkın suyunu başka yöne çevirmedim.
Ben temizim, temizim, temizim…”
Ölüler kitabı; Eski Mısır’da ölenlerin mezarlarına bırakılan, papirüslere yazılmış dua kitabıdır.
Gecenin Kraliçesi Çiçeği Çiçek bir kaktüs türü. Kolay yetişmesine rağmen yılda sadece 1 defa gece açıyor. Bir saat içinde tomurcuklanıyor, tomurcukları irileşiyor ve kocaman beyaz çiçekler açılıyor. Çiçek genellikle ekim ortalarında ve haziran ayının yağışlı dönemi içinde tropik yağmur ormanlarında yetişiyor. Hindistan’da çiçeğin açtığı süre içinde edilen tüm duaların gerçekleşeceğine inanılır. Hindistan’da adı Brahma Kamal’dır. İsmi Hint tanrısı Brahma’dan gelmektedir. Çin, Burma ve Hindistan’ın yerli bitkisidir. Japonlar bu çiçeğe ‘Ay’ın altındaki güzellik’ adını vermiştir. Türkiye’de de yetişmektedir.
MS 2. yüzyılda gerçekleşen Palmyra tiyatrosunun inşası için, şehir düz bir alanda bulunduğu ve bu nedenle herhangi bir tepenin eğiminden yararlanamadığı için kireçtaşı blokları kullanılmıştır. Yapı, ana sütunlu caddenin güney batısında yer alan sütunlu bir meydanın merkezinde yer almaktadır. Tiyatroda 13 adet iyi korunmuş koltuk sırası, büyük dikdörtgen levhalarla döşenmiş bir orkestra ve oyuncuların sahneye girdiği 5 kapılı bir fron scenae (sahne) var. Merkezi kapı derin oval bir eksrara açılırken, diğerleri dikdörtgen girintilere yerleştirilmiştir. Bu tiyatronun en karakteristik unsuru, oyunculara giden kapıların kişisel giyinme odalarında açılmamış olması, ancak doğrudan sütunlu caddede açılmış olmalarıdır.
Şark Ekspresi; 1883 ile 1977 yılları arasında Paris İstanbul arasında sefer yapan uluslararası trendir.
Şark Ekspresi Güzergahı
Vagon-Li Şirketi’ne ait olan Şark Ekspresi, Orient-Express orijinal ismi ile 1883 yılında Paris’ten ilk seferine başladı. Osmanlı asıllı memur ve diplomatlar da katıldı. Ayrıca katılanlar arasında The Times gazetesi muhabiri ile romancı ve seyyah Edmond About da bulunuyordu.
1895 yılından itibaren ise İstanbul’a gelen yolcular treni işleten Vagon-Li Şirketi’nin satın aldığı Pera Palas’ta kalmaya başladılar. 4 yıl süren (1914-1918) I. Dünya Savaşı sırasında Şark Ekspresi seferleri yapılamadı. Tren savaş sırasında istasyonda kaldı.
I. Dünya Savaşını sona erdiren mütareke, İtilaf Devletleri ile Almanya arasında Paris yakınların-da Şark Ekspresi’nin 2419 numaralı vagonunda imzalandı. Daha sonra bu vagon tarihi önemin-den dolayı Fransızlar tarafından müzeye kondu. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya Fransa’yı işgal edince, Adolf Hitler Almanların I. Dünya Savaşında teslim anlaşmasını imzaladığı tarihi vagonda bu defa Fransızların teslim anlaşması-nı imzalamasını istedi. Şark Ekspresi’nin 2419 numaralı vagonu müzeden çıkarıldı. Bu tarihi vagonda bu defa Fransa’nın teslim anlaşması imzalandı.
Bu vagon daha sonra Almanya’ya götürüldü. 1945 yılında Almanya’nın teslim olmasından kısa bir süre önce bu vagon bir SS birliği tarafından imha edildi.
Böylece Almanya ikinci defa bu tarihi vagonda anlaşma imzalama ihtimalinden kurtuldu.
Derleyen: Sinan Acartürk Kaynak: vikipedi Görsel: Şark Ekspresinin reklam posteri (Jules Chéret), Şark Ekspresinin çeşitli yıllardaki güzergahları (MissMJ)
İnsanların barış içinde yaşadığı, sahip olduklarını eşit olarak paylaştığı, cinsiyet ayrımının olmadığı, Daha başka bir hayatın geçmişte yaşandığını ve tüm bunların binlerce yıl sürdürülebildiğini anlatan. Ayrıca bilimin objektif yaklaşımını da elden bırakmadan yolumuza ışık tut
Anadolu’nun Kadim Hikâyesi
İnsanların barış içinde yaşadığı, sahip olduklarını eşit olarak paylaştığı, cinsiyet ayrımının olmadığı, Daha başka bir hayatın geçmişte yaşanabilmiş olduğunu ve tüm bunların binlerce yıl sürdürülebildiğini anlatan. Ayrıca bilimin objektif yaklaşımını da elden bırakmadan yolumuza ışık tutan mükemmel bir film olmuş.
İdama giderken parkamı,botlarımı çıkarmayacağım Ölüm gömleğini giymeyeceğim Bir sigara yakacağım, üstüne bir çay içeceğim Rodrigo’nun gitar konçertosunu dinleyeceğim Urganı kendim boynuma geçirip sonra dönüp beni seyredenlere Ölen bedenimdir, düşüncem yaşıyacak diyeceğim … ! Öyle de oldu bu fotoğraftaki herkes öldü … ! Ama Deniz hâla yaşıyor … !
Ben ki Zenoiba, Palmira’nın gece saçlı kraliçesi… Üçüncü yüzyılın Suriye’sinde hüküm süren Palmira İmparatorluğu’nun kraliçesi ve Kral Septimius Odaenathus’un ikinci karısı. Köklerimiz, Humus’a dayanır. Arap Emesa kraliyet ailesine mensubum. Babam, Julius Aurelius Zenobius. 229 yılında Suriye’de bir klan lideriydi.
Öyle bir şehir ki… Davud’un oğlu Süleyman tarafından kurulmuş. Öyle bir şehir ki… Anlamı “Mucize”. Böyle buyrulmuş Yahudilerin kutsal kitabı Tanah’da.
“Savaşçı Kraliçe” derlerdi adıma. Askerlerimle birlikte at sürerdim ben de. Kilometrelerce yol yürürdüm. Okudum, yazdım, gezdim, gördüm… Sadece kendi dilimizi değil başka dilleri de öğrendim. 267 yılında kocam Odaenathus ve oğlum Hairan suikaste uğrayarak ölünce yönetimi devraldım. Vaballathus henüz bir yaşındaydı o zaman.
Ordumla birlikte Ankara ve Kalkedon yakınlarına kadar olan bölgelerine kadar ilerlemiştik. Ardından Suriye, Filistin ve Lübnan tamamen ele geçti. Böylelikle Roma mparatorluğu’nun denetiminde olan ticaret yollarının tümünü kontrol altına aldık ve Palmira İmparatorluğu’na kattık. Bağımsız olmayı istedim, Roma’dan bağımsız hareket etmek…
Bu durum Roma’nın hiç hoşuna gitmedi elbet. Palmira seferini başlattı. Yıl 272… Kaybettik. Esir düştüm. Sonrası sizin için meçhul. Benim içinse ‘uzun hikâye’…
Bir Arami krallığıydı Palmira.
Ne şehrimiz benzerdi başkalarına ne dilimiz… Ama yine de Romalılar ve Persler arasında kalan bir toplum olduk hep. Pers ve Helen izleri şehrimize sinmişti bir kere. Baal Tapınağı gibi nice ihtişamlı yapılarımız vardı.
Kendimize ait kıldığımız simgelerimiz, sembollerimiz, işaretlerimiz, izlerimiz… Hepsi şu sonsuz âlemde bir iz bırakmak içindi. Şimdi görüyorum ki, amacımız biraz da olsa gerçekleşmiş. Mabetler, binalar, surlar, heykeller, lahitler… Hepsi, hepsi sesimiz, şiirimiz, sözümüz duyulsun diyeydi.
Yalnızca dilimiz değil, Tanrılarımız da başkaydı sizlerden. Ay Tanrısı “Aglibol”du Palmira’nın, Güç ve Gökyüzü Tanrısı “Beelshamen”, Güneş Tanrısı ise “Malakbel”… Sunaklarda nice kurbanlar sunardık; ayin kaplarından gökyüzüne yol
alırdı kokular ve şarabın gazabı…
Biliyor musun, mezar taşı süslemelerinde çağımıza göre çok ileriydik. Mermerleri ince bir dantel gibi işlerdik. Bazen bir kuş, bazen bir yaprak, bazen bir zeytin dalı…
Lahitlerin üzerindeki kabartmaları görüyor musun? Ne kadar da taze, ölümün ayak izleri. Oysa çok zaman geçmiş olmalı üstümüzden.
Şimdi görüyorum ki sadece taş sütunlar, tapınaklar, kemerler kalmış geriye. Pişmemiş tuğlayla yaptığımız evlerin yerinde sarı çöl kumları esiyor. Heykellerimizin yüzlerinde yine aynı hüzün var. Gözleri uzağa dalmış. Şu mezardaki kadın büstü benim en yakın dostumdu. Baksana, saçlarına… Boynundaki kolyelere, ışıldayan bakışlarına… Ne mağrurdu. Hâlâ aynı, değişmemiş hiç.Sana göründüm, çünkü yaz(g)ımızı yazmanı istedim.
Bedenim binlerce yıl önce toprağa karışmıştı. Ruhumsa sonsuz bir huzur içinde uyurdu. Ta ki onlar gelene, şehrimizi tarumar edene dek…
Bu dünyaya gelirken yaptığımız ilk şey ve onu terk ederken de yaptığımız son şey.
Breathe
Nefes Bu eski Sanskritçe sembolü, doğal olarak olanı yapmak için güzel bir hatırlatmadır. Bu dünyaya gelirken yaptığımız ilk şey ve onu terk ederken de yaptığımız son şey.
Breathe This ancient Sanskrit symbol is a beautiful reminder to do what comes naturally. It’s the first thing we do When we come into this world and the last thing we do when we leave it.
Görsel: Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, Sofya’da Yeniçeri kostümüyle balodan bir fotografı (1914) Atatürktoday
Osmanlı döneminin yeniçeri askerleri, beyaz keçeden yapılmış “üsküf” veya “börk” adı verilen baş giysileri kullanmışlardır. Yaklaşık 45 cm yüksekliğindeki börk; arkaya doğru sarkan uzantısıyla yeniçerileri simgeleyen önemli bir baş giysisi olmuştur. Kavuk; genellikle genişliği yüksekliğinden fazla olan, keçeden yapılan külahın üzerine birkaç santimetre eninde bez sarılmak suretiyle elde edilen bir çeşit baş giysisidir. Yatırma denilen ve omuzlara doğru sarkan bu keçe parça: yeniçerinin ensesini soğuğa ve rüzgara karşı koruma görevi yaptığı gibi arkadan gelecek kılıç darbelerinden sakınmasına yardımcı olmuştur. Yatırmanın başladığı yere, demir bir çember yerleştirilmiş; başa geçen kısmına ise gümüş veya altından zırh geçirilmiştir.
Börkün ön tarafında ayrıca tüylük veya yünlük denilen ve rütbelere göre değişik biçimleri bulunan ‘kaşıklık’ sorguçları takmaya elverişli bir kısım konulmuştur. Yeniçeriler; fakir veya zengin oluşlarına göre börkün bu kısmını, değerli veya değersiz taşlarla süslemişlerdir.
Yazar Celal Esat Arseven (d.1875 ö.1971), bu baş giysisinin öyküsünü şu şekilde açıklamıştır:
“Sultan Orhan, muntazam bir ordu teşkili için yeni bir askeri nizam ettiği vakit, Hacı Bektaş’ı Veli’ye askerin teberrüken ismini koymasını ve dua etmesini istemiş. O da askerlerden birisini omuzuna kolunu koyarak dua edip “Bu askerlerin ismi yeniçeri olsun demiş. Bu esnada askerin omuzuna koyduğu cüppenin kolu arkaya doğru sarkmış. İşte bu kolu temsil etmek üzere ucu omuzlara doğru sarkan bir keçe ilave edilerek, buna börk ismi verilmiştir. (1947)”
Derleyen: Sinan Acartürk Kaynak: kulturgovtr, dergiparkorgtr, Keçeci Esnafı (makele) Görsel: Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, Sofya’da Yeniçeri kostümüyle balodan bir fotografı (1914) Atatürktoday