İlk başta pek bir anlam ifade etmeyecek gibi görünen bu video, belki de devrim niteliğinde bir buluşun ilk denemesi olabilir.
Hepimizin bildiği gibi su, iki Hidrojen ve bir Oksijen atomundan oluşuyor. Şu günlerde su kıtlığı hakkında çokça konuşulurken, insanlar neden Hidrojen ve Oksijen atomlarını birleştirip yeni su üretemiyor? Aslında bu işin kimyası o kadar basit değil.
Ama “basitçe” anlatmak gerekirse, doğada serbest bulunan H2 ve O2 moleküllerini önce H ve O atomlarına ayırmak gerekiyor. Sonra bu atomların H-O-H şeklinde bir araya gelmesi lazım. Bu kısım biraz zor çünkü biri yakıcı, diğeri ise yanıcı gaz. Bu iki atomu patlama olmadan, “söndürücü” su formuna getirmek düşündüğünüz kadar kolay değil.
Ama Northwestern Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, bunu Paladyum kullanarak atomik ölçekte başardılar ve elektron mikroskobu görüntülerini de paylaştılar. Yine “basitçe” söylemek gerekirse, Hidrojen atomları Paladyumun içine hapsoluyor. Ardından oksijen eklendiğinde, paladyum yüzeyinde su üretmek için geri çıkıyorlar. Ve bu süreçte herhangi bir patlama olmadan su meydana geliyor!
“Yıl 1912. Van’da doğdu. Adı Mehmet’ti. Mehmet Ruhi Su. Küçük yaşta annesi ve babasını kaybetmişti. Onları hiç tanımadı. Neden kaybettiğini hiç bilmedi. Kimsesiz kalmıştı. Çünkü ne bir yakını vardı, ne akrabası. Ne amcası, ne dayısı. “İtten aç, yılandan çıplaktı.” Ailesi artık Anadolu insanıydı. “Hangi taşı kaldırsam anam babam.. Hangi dala uzansam Hısım akrabam.. Ne güzel bir dünya bu İyi ki geldim” derdi.
Neden kimsesizdi? Neden tek bir yakını yoktu? Yıllar sonra Yalçın Küçük Ruhi Su’nun Ermeni yetim olabileceğini yazdı. Bunun üzerine oğlu İlgin Ruhi Su, “Babamın 1912’de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek” demişti. Kendisi de cevabını bilmediği bu soruyu “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biriyim” diye yanıtlardı. Ruhi Su’yu Adana’da çocuğu olmayan yoksul bir aileye verdiler. 1915 Ermeni tehcirinde ailesini kaybetmiş yüzlerce “devşirme” çocuk gibi. Bunlar amcan ve yengen dediler. Onları öyle bildi. Adana’nın İngiliz ve Fransız İşgalinde amcam ve yengem dedikleri Ruhi Su’yu terk etti. Bunun üzerine Öksüzler Yurdu’na verildi. Müziğe meraklıydı. Yurtta bağlama, keman çalardı. Çok başarılıydı. Öksüzler Yurdundan, önce Adana Öğretmen Okulu’na, ardından Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’ne girmeyi başardı.
Yıl 1942. Ankara Devlet Konservatuarını bitirdi. Aynı yıl Hasanoğlan Köy Enstitüsü`nde müzik öğretmenliği yaptı. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda görev aldı. Devlet Operasında çalıştı.
Yıl 1951 Devlet, türkülerinden rahatsız oldu. Komünist diye içeri attılar. Sansaryan Han’ın en alt katındaki hücrelerde ağır işkence gördü. Tabutluğa kondu. Beş yıl hapis yattı. Ama yılmadı. “Mahsus mahal derler kaldım zindanda Kalırım kalırım dostlar yandadır. Dirliğim düzenim dermanım canım Solum sol tarafım imanım dinim.” dedi.
Yıl 1957 Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara Radyosunda iş buldu. İşi kısa sürdü. Kovdular. Kovulma nedeni şu türküydü. “Serdari halimiz böyle n’olacak.. Kısa çöp uzundan hakkın alacak.. Mamurlar yıkılıp viran olacak.. Akıbet dağılır elimiz bizim.” Türküleri ünlendikçe, milyonlara ulaştı. Düşmanı da çoğaldı. Devlet ve egemen sistem onu hiç rahat bırakmadı..
Uzun süre işsiz kaldı.. 27 Mayıs darbesi kulüplerde yabancı şarkıların sahne almasını yasaklayınca, gece kulüplerinde türkü söyledi. “Bir gece kulübünde bugün Kırk bin, elli bin liradır Bir Zeki Müren dinletisi Ve elbette güzeldir canım Emeğin değerlendirilmesi Ama benim memleketimde bugün İnsan kanı sudan ucuz Oysa en güzel emek insanın kendisi Kolay mı kan uykularda kalkıp Ninniler söylemesi.”
Yıl 1962 Yapı Kredi Yayınları için 5 yıllık bir çalışmayı tamamlayıp, taslağı banka yetkililerine teslim etti.. Banka kitabı bastı ama kitabı hazırlayan ve yazan Sadi Yaver olarak görünüyordu. İsyan etti. Emeği sömürülmüştü. Mahkemeye gitti Kazandı. Ama Yapı Kredi Bankası kitabın 2’nci baskısını yapmadı. Yılmadı. Türküleri sevdanın ve kavganın sesiydi. Toplumsal olaylara duyarsız kalmadı.
Yıl 1969 Kanlı Pazar. 16 Şubat’ta İstanbul Taksim Meydanı’nda ABD’nin 6. Filo’sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütünün toplandığı sırada devlet tarafından öldürülen gençlere türkü yaktı. “Bu Meydan Kanlı Meydan Ok Fırladı Çıktı Yaydan Kalkın Ayağa, Kalkın Biz Şehirden, Siz Köyden.” Halkı isyana teşvikten yargılandı. Yılmadı.
Ruhi Su – Bu Meydan Kanlı Meydan
Yıl 1975 Dostlar Korosunu kurdu. Anadolu Halk Müziğine büyük katkılar verdi. Çok sesli müziğin gelişmesinde önderlik yaptı.. Başta Pir Sultan ve bir çok ozanın deyişlerini türkü yaparak, alevi kültürünü milyonlara sevdirdi. “Benim kabem insandır Kuran da kurtaran da İnsanoğlu insandır.” dedi. Dinsizlikle suçlandı. Yılmadı.
Ruhi Su – Benim Kabem İnsandır (Tevhit)
Yıl 1977 1 Mayıs katliamına haykırdı. “Şişli Meydanında üç kız Biri Çiğdem biri Nergis Vuruldular güpegündüz Sorarlar bir gün sorarlar.” Kahramanlık türküleri çaldı. Estergon Kalesi, Çanakkale içinde Aynalı Çarşı. Ankara’nın taşına bak, Kuvai Milli destanı. Ezilen Anadolu halkının sesi oldu.
Sabahın bir Sahibi Var – Sorarlar Bir gün Sorarlar
RUHİ SU – Şişli Meydanında Üç Kız
Şişli Meydanı’nda üç kız Biri Çiğdem, biri Nergis Vuruldular güpegündüz Sorarlar bir gün, sorarlar
Sabahın bir sahibi var Sorarlar bir gün sorarlar Biter bu dertler, acılar Sararlar bir gün, sararlar
Bin dokuz yüz yetmiş yedi Unutulmaz yılın adı Bir Mayıs bayramı idi Sorarlar bir gün, sorarlar
Sabahın bir sahibi var Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler, acılar Sararlar bir gün, sararlar
Beş yüz bin emekçi vardık Taksim Meydanı’na girdik Öyle bir İstanbul gördük Sorarlar bir gün, sorarlar
Sabahın bir sahibi var Sorarlar bir gün sorarlar Biter bu dertler, acılar Sararlar bir gün, sararlar
Al gözlerim seyir eyle Birin bırak, birin söyle Bu yeryüzü ilk kez böyle Bir İstanbul görüyordu Kucaklayıp sarıyordu.
El Kapıları (o dönem Almanya’ya gönderilen Türk işçileri için yazılmış)
“Dostlarım, kardeşlerim, canlarım Kaldırın başlarınızı.. Suçlular gibi yüzümüz yerde Özümüz darda durup dururuz Kaldırın başlarınızı yukarı.”
Yıl 1980 Türkiye’de 12 Eylül darbesi oldu. Ruhi Su kemik kanserine yakalandı. Tedavi için yurtdışına gitmesi gerekiyordu. Pasaport vermediler.. Askerler yurtdışına çıkmasını engellediler. “Ölsün” dediler. 1985 yılında öldü. “Ağaç demiş ki baltaya, Sen beni kesemezdin ama Ne yapayım ki sapın benden Bak şu ağacın bilincine sen Ölen ben, öldüren benden.” Geride 16 adet 45’lik plak ve 11 adet uzunçalar, yüzlerce talebe, milyonlarca hayran bıraktı.
Cenaze töreni 12 Eylül’den sonra ilk toplumsal protestoya dönüştü. Güvenlik güçlerinin tüm engellemelerine rağmen on binler Şişli Camisi’ne aktı. Medyanın cenaze törenini görüntülemesi engellendi. Cenazesi Şişli’den Zincirlikuyu’ya giderken, on binler haykırdı. “Ruhi Su’lar ölmez” Ön sıralarda haykıranlar göz altına alındı. Tam 163 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Devlet memuru olanlar işinden atıldı.
Yıl 1990 Zincirlikuyu’daki mezarı kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğradı. Saldırganlar mezar taşını kırmaya çalıştı. Başarılı olamayınca kurşunladılar. Saldırganlar hakkında soruşturma bile açılmadı. Dosya kapatıldı.
Yıl 2010 Devletin el üstünde tuttuğu, Kaçak Saray’a övgüler yağdıran Hülya Avşar kendi televizyon programında Cem Karaca’nın eşi İlkim Karaca’yı konuk ediyordu……. İlkim Karaca, adının konservatuvarda Ruhi Su tarafından konulduğunu söyledi. Bunun üzerine Hülya Avşar, “Ona da buradan selam yollayalım” dedi. Karaca’nın “Ruhi Su öldü, hem de 25 yıl önce” sözleri üzerine şaşkına dönen Avşar, “Aaaa öyle mi.. Nur içinde yatsın o zaman” diye konuştu.
Yıl 2023 20 Eylül. Ruhi Su’nun ölümünün 38’nci yıldönümü. Nazım Hikmet der ki; “İnsanların türküleri kendilerinden güzel, kendilerinden umutlu, kendilerinden kederli, daha uzun ömürlü kendilerinden.”
Ruhi Su’nun türküleri ölümsüzdür.. Çünkü Ruhi Su, dev bir çınardır; kökü Anadolu topraklarındadır.. Çünkü Ruhi Su, ulu bir dağdır; Ağrıdır, Munzurdur, Erciyestir, Spildir.. Hasan Dağı gibi dimdik ve Anadolu’nun ortasında her an patlamaya hazır bir volkandır.. Çünkü Ruhi Su, sudur; Kızılırmaktır, Yeşilırmaktır, Sakaryadır.. Dicledir, Fırattır, Çoruhtur..Anadolu’nun her yerinde gürül gürül akmaktadır… Çünkü Ruhi Su, çeliktir. Ve çelik aldığı suyu unutmaz. Birgün mutlak hesap sorar.”
Diyarbakır’da bir köy okulunda, Finlandiya eğitim sistemini uygulayan Hasan Öğretmen ile tanışın!
Diyarbakır’ın Sur ilçesine bağlı Kumrucuk Köyü’nde öğretmenlik yapan Hasan Kartal, eğitim verdiği sınıfta dünyanın en iyi eğitim sistemi olarak kabul edilen Finlandiya eğitim sistemini uyguluyor.
Derslerde sağlıklı beslenmeden görgü kurallarına, bilim ve teknolojiden, bahçe ve doğa ile ilgili konuları uygulamalı olarak gösteren Hasan öğretmen, ‘Mahrumiyet ve yoksulluk çocukların kaderi olamaz’ diyor.
‘Mahrumiyet ve yoksulluk çocukların kaderi olamaz’
11 çocuklu bir ailenin çocuğu olan ve 55 kişilik sınıflarda eğitim gören Hasan Kartal, çocukluğunu aşçı babasının yanında çalışarak geçirdi. Batman’da ücretli öğretmenlik yaptıktan sonra atandığı Diyarbakır’da, ‘Mahrumiyet ve yoksulluk çocukların kaderi olamaz’ diyerek her öğrenciye bireysel bir yaklaşım sunulan, ödev ve zorlamanın olmadığı Finlandiya eğitim sistemini uygulamaya başladı.
Birleştirilmiş sınıfta kolej eğitimi 31 öğrencili köy okulunun birleştirilmiş sınıfında, kolej eğitimi veren Hasan öğretmen, öğrencilere oldukça renkli bir sınıf ortamı yaratıyor.
Çocuklar okul bahçesinde sebze meyve yetiştiriyor. Konserveler, reçeller yapıp turşu kuruluyor. Sobada yemekler pişiriliyor. Kümesten aldıkları yumurtalarla okulda kahvaltı yapılıyor. Sınıfta dersler uygulamalı işleniyor Hasan öğretmenin eğitim verdiği sınıfta, dersler diğer okullardan farklı olarak kitaplardan değil, uygulamalar ile öğreniliyor.
İşlenen konular içinde sağlıklı beslenme, topluluk içinde görgü ve temizlik kuralları, sofra adabı, bilim, sanat, fen, teknoloji, mühendislik, kültür, sinema, spor, akıl-zeka oyunları, bahçe ve doğa, kodlama, yaratıcı drama yer alıyor.
‘Aziz Sancarlar köylerde gizli…’
Hasan öğretmen, yarattığı değişimle imkanlardan ötürü büyükşehirlerdeki yaşıtlarına göre dezavantajlı olan öğrencilerin kaderini değiştiriyor.
İstanbul veya Ankara’da kolejlerde eğitim alan çocuklarla, Diyarbakır’da bir köy okulunda eğitim alanların eşit olacağını eğitim tarzıyla kanıtlayan Hasan öğretmen, derste öğrencilerine Nobel Ödüllü Aziz Sancar’ı örnek veriyor.
Peki Finlandiya eğitim sistemi nedir?
Ödev ve Zorlama Yok, Eşit ve Ücretsiz Eğitim Var!
17 Maddede Rüya Gibi Bir Eğitim Sistemine Sahip Finlandiya Ödev ve Zorlama Yok, Eşit ve Ücretsiz Eğitim Var!
Açık olan ağız kısmını da karanlığa doğru yerleştirmişler.
Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru ilerlemiş .
Ama şişenin tabanı kapalı olduğundan dışarı çıkmayı başaramamışlar.
Bu arada sinekler, şişenin ağzına doğru doluşmuşlar ve dışarı çıkıp karanlıkta kaybolmuşlar.
Karanlık tarafta bulunan şişenin açık ağzına doğru tek bir arı bile gitmemiş…!!!!!
Camın önünde ışığa doğru çabalamaya devam etmişler.
İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor.
Ancak daha derinlemesine düşününce;
Karşımıza anıt gibi dikilen bir yaşam tarzı ortaya çıkıyor….
A. Einstein e göre arılar olmazsa, insan yaşamı 4 yıl sonra son bulur…
Arılar nerede, hangi çiçek ile besleneceğini bilen, yüzlerce kovan arasında kendi kovanını bulabilen, Ve o kovanın yüzlerce peteği arasından kendininkine yumurtlamayı hiç şaşırmadan uygulayabilen bir canlıdır…
Ve bu olağanüstü canlı Nasıl olur da şişenin ağzını bulup çıkamaz değil mi?
Kuşkusuz Işığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır…
Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmeyeceklerdir…
Ve bu uğurda da gerektiğinde ölmeyi göze alabileceklerdir.
Gök Tanrı inancının en önemli aktörleridir Kam’lar.Kam,Şaman kelimesinin Türkçe karşılığıdır.Şaman kelimesininse her ne kadar Mançu-Tunguzlar tarafından kullanılmış olsa da Sanskritçe kökenli olduğu düşünülmektedir.Moğollar ise Bö demektedirler. Kamlar bu inancın merkezinde yer alırlar.O yüzdendir ki bir çok uzman,bilim insanı bu inancı Şamanizm olarak nitelemişlerdir. Kamlar şifacıdırlar.Diğer dünyalara yolculuk yapma yetisine sahiptirler.İnsanlar ile tanrılar ve ruhlar arasında iletişimi sağlarlar. Kamlık eğitimle elde edilecek bir yetenek değildir.Kamlık Tengri vergisidir.Genellikle ırsidir.Kam olacak çocuk,ergenlik çağında hastalığı andıran bir nöbet ile bu yeteneğin kendisine bahşedildiğini fark eder.Titrer,kasılır,ağzından köpükler çıkardığı görülür. Kendilerine bu yeteneğin bahşedildiği zaman bu histeri benzer krizleri ilerleyen dönemlerde,yönettikleri ayinler sırasında tekrar yaşarlar. Çocuğa bu yetenek bahşedildikten sonra çocuk bir kamın yanına verilir ve o kam çocuğa kamlık eğitimi verir.Bu eğitimde ruhsal yolculuk,defin merasimi,kurban ritüeli gibi kamın yapması gerekenler öğretilir. İlerleyen zamanda kendisini eğiten kam öldükten sonra genç kam ustasının bakırdan bir tasvirini yapıp elbisesinde taşır.Bu ustasının ayinlerine şahitlik etmesi amacını taşıdığı gibi zorlandığı yerde ona yardım edeceğine olan inancından kaynaklıdır. Kadın kamlar erkek kamlar kadar yaygın değildir.Erkek kamların olmadığı yerde kadın kamlara başvurur.Kadın kamlar Moğolcadan gelen Udagan adıyla anılırlar.Ülgen’e yapılacak ayinleri kadın kamlar yönetmezler. İlk kam hakkında çeşitli iddialar vardır.Kartal ile kadından doğduğu iddiası bunlardan biridir.Daha yaygın kabule göreyse ilk kama bilgiler,bizzat Erlik tarafından verilmiştir.Yeni kamlar Erlik’ten izin almadan görevlerini yapmaya muktedir olamazlardı. Güçlü bir kamın ölmüş kamların ulu ruhlarından oluşan on kadar yardımcısı vardır.Henüz kamlık yapmaya başlayan bir kamın yardımcısı bir veya ikidir.Bu ulu ruhlar hem tanrılarla, Erlik’le aracılık eder,hem de kimi olayların sırlarını kama bildirirlerdi. Bu ruhları(körmös)ululamak adına kamın elbisesi üzerinde taşıdığı ya da evin bir yerinde asılı duran(çaluu)tasvirine arak(içki) serperdi.Bu şekilde körmöslerin gönlünü alır,kendisine yardım etmelerini sağlardı. Kimi kamlar ayin sırasında derin bir nefes alarak bu körmöslerden birinin bedenine girmesini sağlar.Kamın sesi değişir.Eğer bedene giren körmös bir hayvanın kılığındaysa kam o hayvanın sesini çıkarmaya başlar.Bu hayvanda genellikle doğan,kartal gibi kuşlar olur. Kamlar görenleri hayrete düşüren hadiselere de imza atmışlardır.Bunlar ateşte çıplak ayakla yürümek,kor halindeki demiri yutmak,kaynar haldeki suyu tek hamleyle soğutmak. Yakutlar kam ile birlikte ruhun eşi bir hayvanın dünyaya geldiğine inanırdı.Bu hayvan (İye Kul) kartal,geyik,ayı,kuğu ya da kurt olabilirdi.İye Kul kama 3 kez görünürdü.Kamlığa başladığında,ömrünün yarısında ve öleceğinde.İye Kul öldükten hemen sonra kam da ölür. Gök Tanrı ise kama aletlerini yapması için hayat ağacını kullanması iznini verdi.Bu mite dayanarak her kamın bir ağacı oldu,o ağaçtan kam aletlerini yaptı.Bu ağaca zarar vermek isteyen kimse bunu başaramaz.Ağaç ancak kam öldükten sonra ,kuruyunca kesilebilir. Kama özel giysi ve aletler vardır.Bunların başında kam davulu gelir.Genellikle kayın ağacından yapılan davullar kamın olmazsa olmazıdır.Derisi genellikle at derisinden gerilir.Deri üzerine gök,yer ve yeraltı dünyalarının tasviri çizili olur. Kam davulunun tutacağında kuş,ya da insan tasvirleri oyulur.Davula kutsiyet atfedilir,taşınırken,saklanırken özen gösterilir. Davul kamın transa geçmesini sağladığı için,ruhsal yolculuğunda kama bineklik de eder. Davulun ritmi kimi zaman ulu ruhları çağırma,kimi zaman kötü ruhları kovma işlevi görür.Taze ölünün evinde çalınma sebebi de ölünün huysuzluk edip,ait olduğu yere gitmeyip eve dönmesidir.Ruhu davul ve tokmak arasına hapsedip ait olduğu yere gönderir.
Kam elbisesindeki detayın da mitolojik bir anlamı vardır.Taktığı ziller,baykuş tüylerinden kanatları kötü ruhlarla mücadelede yardımcı olur.Arkasında asılı 9 bebek Ülgen’in kızlarını temsil eder.Sırtında ise yer altı denizinin dev yılanları Yutpa ve Abra bulunur.
Dört tavuk, bir kartal yuvasına gidip bir yumurta çalarlar.Yumurtayı kümese getirdiklerinde, diğer tavuklar gördükleri bu yumurtanın çok büyük bir tavuğa ait olduğunu düşünürler. Zaman geçer, yumurtayı getirenler de unuturlar, onlar da bu yumurtanın büyük bir tavuğa ait olduğuna inanırlar. Günün birinde kuluçkaya yatan bir tavuğun altındaki o yumurta kırılır. İçinden simsiyah kanatlı, ilginç gagalı tuhaf bir tavuk çıkar. Herkes şaşkın, mutludur; böylesini ilk defa görmüşlerdir. Anne tavuk, yavrusuna dersler vermeye başlar: “Bak yavrum, yerden bulduğun böceği şöyle ye! Arpayı buğdayı böyle ye!.” Anne tavuk her geçen gün yeni şeyler öğretir yavrusuna; tehlikelere karşı nasıl davranılacağını da.. Büyük yumurtadan çıkan ilginç gagalı yavru tavuk, annesinin her söylediğini yapmakta, büyüdükçe de güzelleşmektedir. Oldukça uzun kanatları vardır. Diğer tavuklar onun kanatlarına kıskançlıkla bakmaktadır. Bir gün anne tavuk yavrusuna havadan gelen tehlikelere karşı kendini nasıl savunacağını anlatırken yavrunun gözü, gökyüzünde çoook yukarılarda süzülerek ihtişamla uçan başka bir canlıya ilişir. “Anne bu ne?” diye sorar. Anne tavuk; “Ha o mu? O kartal yavrum, kuşların padişahı.” “Ne de güzel uçuyor!..” deyip iç geçirir yavru tavuk. “Evet yavrum. Ama sen sakın ona özenme! Asla onun gibi olamazsın. Senden önce baban, deden, amcan hepsi ona özendi ama hiç biri onun gibi uçamadı. Sen bir tavuksun ve bir tavuk gibi yaşamalısın.” O günden sonra küçük tavuk, ömrü boyunca arka bahçede kartalın ihtişamlı geçişini izleyip iç çeker ve her defasında, “Keşke ben de bir kartal olup uçabilseydim.” diye hayıflanır.
Ve bir gün siyah uzun kanatlı büyük tavuk, ihtişamlı kartalı izlerken ölüp gider. Onu bir tavuk gibi defnederler. Oysa ölen bir kartaldır.
Etienne de La Boétie “Gönüllü Kulluk” kitabında der ki: “Eğer iki kuşak köleleştirilirse, bundan sonra gelen kuşak özgürlüğü hiç tanımadığı, görüp bilmediği için pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir.” Yanlışı alkışlıyorsan fikrin yoktur. Eğri ile doğruyu ayıramıyorsan aklın yoktur. Yalana sahip çıkıyorsan ahlakın yoktur. Akıl,ve ahlakını,kiraya verdiysen, sen zaten yaşamıyorsun.
Türkiye de sadece Urla ve Karaburun yarımadasında yetişen hurma zeytinin hasadı başladı. Dalından koparılıp tüketilebilen ve tuzlanmaya ihtiyaç duymayan hurma zeytin, eşsiz lezzeti ve taşıdığı besin değerleriyle özellikle tansiyon ve böbrek hastalarının tercihleri arasında yer alıyor.
İsmini hurma meyvesine benzerliğinden alan ve dalında tatlanan hurma zeytinin hasadı Urla ilçesinde başladı. Erkenci ağaçlarında yetişen hurma zeytin, eşsiz lezzeti ve yüksek besin değeriyle dikkat çekerken, tuzlanmaya ihtiyaç duymadığı için dalından koparılıp tüketilebiliyor. Hurma zeytinin en meşakkatli aşaması ise hasat aşaması. Bir ağaçta hem hurmalaşmış hem de hurmalaşmamış zeytinlerin bulunması sebebiyle hasat aşaması zeytinlerin tek tek koparılmasıyla yapılıyor. Hasat için belli aralıklarla bahçelere tekrar tekrar gitmek gerekebiliyor. Hurma zeytini tansiyon ve böbrek hastalarının yanı sıra sağlıklı beslenmeye dikkat edenler tercih ediyor.
ÖZEL BİR MANTAR YEŞİL ZEYTİNİ HURMA ZEYTİNE DÖNÜŞTÜRÜYOR Hurma zeytinlerle ilgili bilgi veren Kimyager Berna Didin, “Hurma zeytin, mikroklima iklimi etkisiyle Phoma Oleae adındaki bir mantarın zeytinleri ağaç üzerinde olgunlaştırmasıyla oluşuyor. Özellikle çiğ yağdığı zamanlarda çok daha fazla görebiliyoruz. Direkt dalından alıp yiyebildiğiniz için tuz oranı yok. Hurma zeytin sert bir zeytin değildir, sofralarda bulunan olgunlaşmış zeytinler gibi yumuşak bir zeytindir” dedi
DÜNYADA DÖRT BÖLGEDE YETİŞİYOR Zeytinin antioksidan özelliğinin hurma zeytinden alınabildiğini belirten Berna Didin, “Özellikle tansiyon, böbrek hastaları ve tuza karşı hassasiyeti olan insanlar hurma zeytini tercih ediyor. Çünkü diğer zeytinlerin bozulmaması için tuzlanması gerekiyor. İsteğe göre tuzlanabiliyor ve buzdolabında saklanması tercih ediliyor ama en lezzetli hali bu dönemdeki hali. Dünyada dört noktada hurma zeytin yetişiyor. Bunlar; Tiflis, Yunanistan, Karaburun ve Urla yarımadasında. Bunlar; Tiflis, Yunanistan, Karaburun ve Urla yarımadasıdır. Çevrelerinde de yetişebiliyor ama merkezi noktalar erkenci ağaçlarının yoğun olduğu bölgelerdir” diye konuştu.
“NASA, ‘Apollo Projesi’ için hazırlanırken astronotlar, Navajo Kızılderili bölgelerinde eğitimlerini yaptılar.
Bir gün yaşlı bir NAVAJO ve onun torunu tarla sürmeyle ilgileniyorlardı ve uzay ekibiyle buluştular. Sadece Navajo konuşan yaşlı adam, torununa büyük takım elbiseli ve merdivenli adamların orada ne yaptıklarını sordu. Bir mürettebat üyesi, aya seyahatleri için eğitim aldıklarını söyledi. Yaşlı adam heyecanlandı ve torununa ona aya bir mesaj gönderip gönderemeyeceğini sormasını söyledi. Astronotlar, yaşlı adamın isteğini kabul etti ve ona bir kayıt cihazı getirdi. Yaşlı adam mesajını kaydettikten sonra, astronotlar torunundan mesajı tercüme etmesini istedi. Torun reddetti. NASA çalışanları kaydı (ses kaseti), rezervasyona götürdü ve kabilenin geri kalanının mesajı dinlediği ve güldüğü görüldü. Kabile de yaşlı adamın mesajını çevirmeyi de reddetti. Nihayet, NASA ekibi resmi bir hükümet tercümanı çağırdı. Yaşlı adamın mesajının çevirisi şöyleydi: ′ ′ Luna, bu mokasenlere dikkat et, tıpkı bizimki gibi topraklarınızı çalmaya gelecekler !!