İdama giderken parkamı,botlarımı çıkarmayacağım Ölüm gömleğini giymeyeceğim Bir sigara yakacağım, üstüne bir çay içeceğim Rodrigo’nun gitar konçertosunu dinleyeceğim Urganı kendim boynuma geçirip sonra dönüp beni seyredenlere Ölen bedenimdir, düşüncem yaşıyacak diyeceğim … ! Öyle de oldu bu fotoğraftaki herkes öldü … ! Ama Deniz hâla yaşıyor … !
Ben ki Zenoiba, Palmira’nın gece saçlı kraliçesi… Üçüncü yüzyılın Suriye’sinde hüküm süren Palmira İmparatorluğu’nun kraliçesi ve Kral Septimius Odaenathus’un ikinci karısı. Köklerimiz, Humus’a dayanır. Arap Emesa kraliyet ailesine mensubum. Babam, Julius Aurelius Zenobius. 229 yılında Suriye’de bir klan lideriydi.
Öyle bir şehir ki… Davud’un oğlu Süleyman tarafından kurulmuş. Öyle bir şehir ki… Anlamı “Mucize”. Böyle buyrulmuş Yahudilerin kutsal kitabı Tanah’da.
“Savaşçı Kraliçe” derlerdi adıma. Askerlerimle birlikte at sürerdim ben de. Kilometrelerce yol yürürdüm. Okudum, yazdım, gezdim, gördüm… Sadece kendi dilimizi değil başka dilleri de öğrendim. 267 yılında kocam Odaenathus ve oğlum Hairan suikaste uğrayarak ölünce yönetimi devraldım. Vaballathus henüz bir yaşındaydı o zaman.
Ordumla birlikte Ankara ve Kalkedon yakınlarına kadar olan bölgelerine kadar ilerlemiştik. Ardından Suriye, Filistin ve Lübnan tamamen ele geçti. Böylelikle Roma mparatorluğu’nun denetiminde olan ticaret yollarının tümünü kontrol altına aldık ve Palmira İmparatorluğu’na kattık. Bağımsız olmayı istedim, Roma’dan bağımsız hareket etmek…
Bu durum Roma’nın hiç hoşuna gitmedi elbet. Palmira seferini başlattı. Yıl 272… Kaybettik. Esir düştüm. Sonrası sizin için meçhul. Benim içinse ‘uzun hikâye’…
Bir Arami krallığıydı Palmira.
Ne şehrimiz benzerdi başkalarına ne dilimiz… Ama yine de Romalılar ve Persler arasında kalan bir toplum olduk hep. Pers ve Helen izleri şehrimize sinmişti bir kere. Baal Tapınağı gibi nice ihtişamlı yapılarımız vardı.
Kendimize ait kıldığımız simgelerimiz, sembollerimiz, işaretlerimiz, izlerimiz… Hepsi şu sonsuz âlemde bir iz bırakmak içindi. Şimdi görüyorum ki, amacımız biraz da olsa gerçekleşmiş. Mabetler, binalar, surlar, heykeller, lahitler… Hepsi, hepsi sesimiz, şiirimiz, sözümüz duyulsun diyeydi.
Yalnızca dilimiz değil, Tanrılarımız da başkaydı sizlerden. Ay Tanrısı “Aglibol”du Palmira’nın, Güç ve Gökyüzü Tanrısı “Beelshamen”, Güneş Tanrısı ise “Malakbel”… Sunaklarda nice kurbanlar sunardık; ayin kaplarından gökyüzüne yol
alırdı kokular ve şarabın gazabı…
Biliyor musun, mezar taşı süslemelerinde çağımıza göre çok ileriydik. Mermerleri ince bir dantel gibi işlerdik. Bazen bir kuş, bazen bir yaprak, bazen bir zeytin dalı…
Lahitlerin üzerindeki kabartmaları görüyor musun? Ne kadar da taze, ölümün ayak izleri. Oysa çok zaman geçmiş olmalı üstümüzden.
Şimdi görüyorum ki sadece taş sütunlar, tapınaklar, kemerler kalmış geriye. Pişmemiş tuğlayla yaptığımız evlerin yerinde sarı çöl kumları esiyor. Heykellerimizin yüzlerinde yine aynı hüzün var. Gözleri uzağa dalmış. Şu mezardaki kadın büstü benim en yakın dostumdu. Baksana, saçlarına… Boynundaki kolyelere, ışıldayan bakışlarına… Ne mağrurdu. Hâlâ aynı, değişmemiş hiç.Sana göründüm, çünkü yaz(g)ımızı yazmanı istedim.
Bedenim binlerce yıl önce toprağa karışmıştı. Ruhumsa sonsuz bir huzur içinde uyurdu. Ta ki onlar gelene, şehrimizi tarumar edene dek…
Görsel: Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, Sofya’da Yeniçeri kostümüyle balodan bir fotografı (1914) Atatürktoday
Osmanlı döneminin yeniçeri askerleri, beyaz keçeden yapılmış “üsküf” veya “börk” adı verilen baş giysileri kullanmışlardır. Yaklaşık 45 cm yüksekliğindeki börk; arkaya doğru sarkan uzantısıyla yeniçerileri simgeleyen önemli bir baş giysisi olmuştur. Kavuk; genellikle genişliği yüksekliğinden fazla olan, keçeden yapılan külahın üzerine birkaç santimetre eninde bez sarılmak suretiyle elde edilen bir çeşit baş giysisidir. Yatırma denilen ve omuzlara doğru sarkan bu keçe parça: yeniçerinin ensesini soğuğa ve rüzgara karşı koruma görevi yaptığı gibi arkadan gelecek kılıç darbelerinden sakınmasına yardımcı olmuştur. Yatırmanın başladığı yere, demir bir çember yerleştirilmiş; başa geçen kısmına ise gümüş veya altından zırh geçirilmiştir.
Börkün ön tarafında ayrıca tüylük veya yünlük denilen ve rütbelere göre değişik biçimleri bulunan ‘kaşıklık’ sorguçları takmaya elverişli bir kısım konulmuştur. Yeniçeriler; fakir veya zengin oluşlarına göre börkün bu kısmını, değerli veya değersiz taşlarla süslemişlerdir.
Yazar Celal Esat Arseven (d.1875 ö.1971), bu baş giysisinin öyküsünü şu şekilde açıklamıştır:
“Sultan Orhan, muntazam bir ordu teşkili için yeni bir askeri nizam ettiği vakit, Hacı Bektaş’ı Veli’ye askerin teberrüken ismini koymasını ve dua etmesini istemiş. O da askerlerden birisini omuzuna kolunu koyarak dua edip “Bu askerlerin ismi yeniçeri olsun demiş. Bu esnada askerin omuzuna koyduğu cüppenin kolu arkaya doğru sarkmış. İşte bu kolu temsil etmek üzere ucu omuzlara doğru sarkan bir keçe ilave edilerek, buna börk ismi verilmiştir. (1947)”
Derleyen: Sinan Acartürk Kaynak: kulturgovtr, dergiparkorgtr, Keçeci Esnafı (makele) Görsel: Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, Sofya’da Yeniçeri kostümüyle balodan bir fotografı (1914) Atatürktoday
1967 – Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşüldü; 35.000 köyden 15.000’inde okul olmadığı açıklandı.
1971 – Elazığ Senatörü Profesör Celal Ertuğ, “Bir dikta ortamına adım adım yaklaşılmaktadır. Ordunun mesajı açıktır. Demirel derhal istifa etmelidir” dedi. Başbakan Süleyman Demirel ise, “Meşru yollardan geldim. Bulurlar 226’yı, bizi devirirler” dedi.
1974 – Kiss müzik grubu, kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini yayımladılar.
1977 – İstanbul Yükseköğrenim Derneği, (İYÖD) “amaç dışı faaliyet” gösterdiği gerekçesiyle süresiz kapatıldı. İYÖD, Dev-Genç‘in (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) İstanbul Bölge Yürütme Kurulu’nu oluşturuyordu.
1980 – Türkiye’de 12 Eylül 1980 Darbesi’ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): CHP’li Kemal Kayacan ile görüşen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, CHP ve AP’nin uzlaşmasını istedi: “Bizim dileğimiz, bizi istemediğimiz yollara itmemenizdir. İki büyük parti anlaşıp problemleri hâlle başlarsa büyük bir ferahlık duyacağız. Onlardan bu fedakârlığı bekliyoruz ve bunu beklemek de hakkımızdır.”
1985 – Bakanlar Kurulu ilk defa bir grev kararını erteledi. Tarım Koruma İlaçları A.Ş’nin İstanbulKartal ve İzmitDerince‘deki iş yerlerinde alınan grev kararının, 60 gün ertelenmesi kararlaştırıldı.
1994 – Demokrasi Partisinin (DEP) Genel Merkezi bombalandı, bir kişi öldü, 2’si ağır 16 kişi yaralandı. Demokrasi Partisi (DEP) yılbaşından beri 4 kez saldırıya uğramıştı. Olayı İslami Cihat Örgütü üstlendi.
2004 – İran‘ın Nişabur kenti yakınlarda kontrolden çıkan bir yük treninde meydana gelen patlama ve yangında, 200’ü kurtarma personeli olmak üzere 295 kişi öldü. Tren; kükürt, petrol ve gübre taşıyordu.
2005 – SEKAİzmit Fabrikası çalışanlarının, iş yerine kapanma eyleminin 30. gününde polis panzerlerle fabrika bahçesine girdi. İşçiler bu gelişme üzerine kendilerini mekanik atölyesine kilitledi.
2007 – NBA‘de oynayan en iyi oyunculardan oluşan iki takımın karşılaşması şeklinde, her yıl gösteri amaçlı yapılan 2007 NBA All-Star Maçı, Las Vegas‘ta yapıldı.
1404 – Leon Battista Alberti, ressam, şair, dilbilimci, filozof, kriptograf, müzisyen, mimar, Katolik azizlerin biyografi yazarı ve İtalyan matematikçi (ö. 1472)
Sümerli öğretmen Ludingirra geçmişten bize sesleniyor:
(…) İlkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar, kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık, onlar yıktılar; biz yaptık, onlar yaktılar. Halkımız, hatta krallarımız tutsak oldu, ailelerimiz dağıldı. Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu. Böylece kökü binlerce yıl öncesine dayanan kavmimiz yoruldu, dayanamayacak hale geldi. İçimize yavaş yavaş sızan yabancıların kucağına bırakıverdi kendini. Onlar yönetiyor bizi şimdi. Topraklarımıza ilkel geldiler, sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da “biz yaptık, biz bulduk” diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecek. Bu durum beni yıllardan beri üzüyordu. Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum. Bir gün birdenbire aklıma geldi. Ben bir yazar olduğuma göre; ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişimizi, geleneklerimizi, ne kadar uygar olduğumuzu, gerek Sümerliliklerini unutmaya başlayan gençlerimize, gerek daha sonra gelecek kuşaklara neden yazılarımla bildirmeyeyim dedim ve yaşam öykümü yazmaya karar verdim. Böylece her tarafa, herkese, her çağa ulaşacağımı umut ediyorum.
Mesopotamian cylinder seal impression.
Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır. Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler!
Sümerler bugünkü kültürün temelini kuran bir millet. Evveli yok. Çivi yazısını bulmuşlar ve yaptıkları her şeyi yazmışlar. Mimariyi onlar başlatmış. Kubbe, kemer ve kanallar yapmışlar. Bunlar, fevkalade hesap isteyen şeyler. Matematikte 6’lı sistemi koymuşlar. Bugün hâlâ kullandığımız saat, daire, üçgen hesaplamaları Sümerler’in 6’lı sistemiyle yapılıyor.[1]
Sağlık çok önemli. Kötüledi mi moralin bozuluyor. Yapacağın işleri yapamıyorsun. Gerçi ben artık yürümekte biraz zorluk çekiyorum. Dizlerimde sorun var. Yine de eski toprağım, pes etmem![2]
Bugün Noel Baba olarak kabul edilen yaşlı adamın gökyüzü tanrısının kötü kardeşi yeryüzü tanrısı olduğuna inanılır. 22 Aralık’ta onun bile iyi olmaya karar vererek kapı kapı dolaşıp hediyeler verdiği düşünülürdü.[3]
Ben bugün Ortadoğu coğrafyasında yaşanan tarih katliamına çok üzülüyorum. Tarih yok ediliyor, müzeler yok ediliyor. Ama bunu yapan Batı. Batı, Ortadoğu’daki cahil halkı kışkırtıyor. Müzelerdeki eserleri yağma ettirip kendi müzelerine katıyor. Bu yağmalama da terörün başka bir biçimi. Batı, para ve silah karşılığında bir coğrafyanın tarihini yok ediyor. Ve o medeniyeti de kendi medeniyetine taşıyor.[4]
Hazırlayan: Bilhan Akkaya Yusuf Akçura; 2 Aralık 1876 tarihinde Volga Nehri kıyısında Simbir kentinde doğmuştur. Annesi Bibi Banu Hatun; Kazan’ın tanınmış ailelerindendir. Babası Hasan Akçura; fabrikatördür.
Yusuf Akçıra, Osmanlı’nın son 20 yılında; Türkçülük çalışmaları yapan en önemli aydınlarımızdan biridir. Bu çalışmaları hız kesmeden Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. 1883’te; babasının ölümü sebebiyle annesi ile İstanbul’a göç etmiştir. İlk ve orta öğreniminden sonra Harp Okulu’na girmiş. Abdülhamit döneminde yasaklı yayınları okuması sebebiyle bir kez tutuklanmış ve sonra affedilmiş. İkinci defa tutuklandığında harp divanına verilmiş, askerlik mesleğinden çıkarılmış ve Trablusgarp’a sürülmüştür. Daha sonra,Oradan bir Maltız kayığı ile Avrupa’ya geçer, sora da Paris’e gider. Askerlik mesleği haricinde bir ihtisas yapmak zorunda olduğunu anlar ve siyaset okumaya karar verir. Serbest Siyasal Bilgiler Okulu’nu; 1902 yılında bitirir. Osmanlı Devleti’ne dönmesi yasak olduğu için amcasının yanına Rusya’ya gider. Amcasıyla bir süre ticaret yaptıktan sonra; bu yaşamın O’na uygun olmadığına karar verir; Kazan’da, Mahmudiye Medresesi’nde tarih ve coğrafya öğretmenliğine başlar. ”Kazan Muhabiri” gazetesini çıkarır. 1908; İkinci Meşrutiyet ile İstanbul’a döner. Harp Okulu’nda siyasal tarih öğretmeni olur. Türk illerini ve kavimlerini tanıtmak için Türk Derneği’ni kurar. 1911’de; Darülfünun’da siyasal tarih profesörü olur. 1912’de Türk Ocağı’nın kurucuları arasındadır. 1. Dünya Savaşı’na katılır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da TBMM mebusu olur. Yazarlığa devam eder, Ankara Hukuk Okulu öğretim üyesi olur. 1932’de Atatürk’ün uygun görmesiyle; Birinci Türk Tarihi Kongresi’ne başkanlık yapar. 1934’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yakınçağ Tarihi profesörlüğüne atanır. Bu arada yine Atatürk’ün uygun görmesiyle Türk Tarih Kurumu’na başkanlık yapar.
Hepimizin Kamondo Merdivenleri olarak bildiğimiz bu zamanın eşsiz Mimarisinin altında sadece torunlara olan aşırı sevgi yatıyor.
O dönemin varlıklı ailesinin bir üyesi olan Abraham Kamondo’nun, Avusturya Lisesinde okuyan sevgili torunları, evlerine her dönüşlerinde bir hayli yol katediyorlar ve doğal olarak eve yorgun argın geliyorlarmış.
Bunu kendisine dert edinen dede Kamondo, hemen işte bugün halen ayakta duran ve Sevgililer Merdiveni olarak ta bilinen merdivenlerin yapılmasını istiyor ve yaptırıyor. Abraham Kamondo Bey böylece çok sevdiği torunlarıyla biraz daha fazla zaman geçiriyor….
Yıl 1993…Kamondo Merdivenleri/Karaköy Merdivenlerde okullarının dağılma saati olan St. Georg Avusturya Lisesi öğrencilerini görüyoruz. Fotoğraf: Laurence Salmann
BÜTÜN DÜNYADA TANINAN BÜYÜK BİR ARKEOLOJİ BİLGİNİMİZ: PROF. DR. MUHİBBE DARGA
Muhibbe hanım Türkiye’nin uluslararası gurururudur. Eserleri, araştırmaları dünya üniversitelerinde okutuluyor. Özellikle Hitit ve eski Anadolu medeniyetlerine dair bulguları dünya tarihini değiştirdi. Bin tane politikacı, asker, vali, genel müdür bir araya gelse bu ülkeye hizmeti bakımından onun tırnağı etmez. Ama hatırlayan yok. Oysa anısına enstitüler kurulması, haftalar düzenlenmesi gereken bir değer.
Arkeolog, hititolog ve dilbilimci Muhibbe Darga 1921 yılında Acıbadem – İstanbul’da doğdu. Osmanlı maliye nazırlarından Mehmet Emin Bey’in torunudur. Dadıların elinde ; babası Dr. Ahmet Sait (Darga) tarafından haşarı bir erkek çocuğu gibi büyütüldü. Erenköy Kız Lisesi’nin akabinde babasının yönlendirmesiyle İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’ne 1939’de girdi. 1940’larda at sırtında, taş arabaların üzerinde, çamurda ; kimi gün kilometrelerce yürüyerek keşif gezilerine çıktı. Karatepe kalıntılarını ortaya çıkaran arkeologlardan biriydi. Ord. Prof. Arif Müfid Mansel ve Prof. Dr. E. Bosch’un derslerine devam ederek 1943’te arkeoloji bölümünü bitirdi. 1945’te İstanbul Üniversitesi Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri bölümüne asistan oldu. 1947 yılında ‘doktor’ ünvanını aldı. 1950 – 59 yılları arasında Anadolu’nun çeşitli liselerinde tarih, sanat tarihi ve Fransızca dersleri verdi. 1960 yılında doktor asistan ,1965’te doçent, 1973’te profesör oldu. Karatepe, Gedikli, Değirmentepe kazılarına katıldı. Şemsiyetepe -Karakaya Baraj havzası ve Şarköy kazılarına başkanlık yaptı. Side dilinin çözümüne katkı sağladı. Hitit hiyerogliflerine ilişkin çalışmalarıyla işlevleri saptanamayan birçok yapının ve heykelin tanımını yaptı.
”Arkeolojisiz yaşayabileceğimi düşünmüyorum. Arkeoloji benim aşkım ve ve senelerdir bu işin içindeyim. İmkanları ve ortamı olduğu zaman bir kadının yapamayacağı hiçbir şey yoktur” der.
Kitapları : Eski Anadolu’da Kadın Hitit Mimarlığı İstanbul’dan Asya’yı Vusta’ya Seyahat Kazı Başkanının Karavanası (Ayrıca O’nunla ilgili Emine Çaykara’nın Arkeolojinin Delikanlısı kitabı mevcuttur. )
Sn. Bilhan Seher Akkaya dan alıntıdır.
Ayşe Muhibbe Darga 1921-2018
Ayşe Muhibbe Darga Türk arkeolog. Türkiye’nin ilk kadın arkeologlarından biri olan Darga, hiyeroglif ve çivi yazısı konusunda dünyanın en önemli uzmanları arasındadır. Hitit kaynaklarını kullanarak kaleme aldığı en popüler eseri, “Eski Anadolu Kadını”dır. Vikipedi Doğum tarihi: 13 Haziran 1921, İstanbul Ölüm tarihi ve yeri: 6 Mart 2018, İstanbul Çocukları: Emir Sarıer İş ortağı: Necati Sarıer (1953–), Necati Sarıer Ebeveynleri: Ahmet Sait Darga, Sabiha Darga Eğitim: Erenköy Kız Lisesi (1933–1939), İstanbul Üniversitesi
Mahmut Kılıç Şanlı Urfa’nın Örencik Köyü’nde yaşayan ihtiyar bir çiftçiydi. Bir şubat sabahı tarlasını kara sabanla sürerken büyük bir taşa takıldı. Ne kadar zorlasa nafile. Taşın etrafını biraz kazdı, gördüğü inanılmazdı. Bu üzerinde 3 tane el çantası ve ilginç yaratıkların oyulduğu dev bir taş sütunun toprak üstüne çıkmış yüzüydü.
Kendisinin bu sütunu yerinden oynatması imkansızdı. Biraz daha kazdı. Sütunun hemen yanında 75 santimetre boyunda bir heykel buldu. İhtiyar çiftçi tarlayı sürmeyi bıraktı, heykeli alıp Urfa Müzesine koştu. Mahmut Kılıç’ın bulduğu bu heykel insanlık tarihini değiştirdi. Bulunduğu yer “Göbekli Tepe” idi.
Bir Çiftçinin bulduğu oymalı taşla, Dünyadaki milyonlarca Tarih kitabını çöpe attıran arkeolojik devrim.
Dünyanın İlk Tapınağı Göbeklitepe Arkeolojik çalışmalar 1995 yılından beri Urfa Göbeklitepe’de devam ediyor. İnşası Milattan önce 10.000 yılına uzanan Göbeklitepe tarihteki en eski ve en büyük ibadet merkezi olarak biliniyor.
1986 yılında Köylü tarafından tarlada bulunan ilk Göbeklitepe heykellerinden biri.
Bu buluşa kadar, popüler tarih uygarlığın M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımla başladığı varsayıyordu. Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da kültürü, sanatı ve dini, kısacası “uygarlık” dediğimiz gelişimi meydana getirmişti.
Popüler tarihe göre klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:
Sümer Uygarlığı (MÖ.4000): Dicle ve Fırat
Mısır Uygarlığı (MÖ.3500 ): Nil Nehri
Maya Uygarlığı (MÖ. 2600): Güney Amerika
Hint Uygarlığı (MÖ.2500): İndüs Irmağı
Çin Uygarlığı (MÖ.1500): Sarı Irmak
Bizim ihtiyar çiftçinin bulduğu Göbekli Tepe, tüm bu tarihi örgüyü alt üst etti. Çünkü Göbekli Tepe tam 12000 yıl yaşanandaydı.
Sümerler’ den 7000, Stonehenge ’den 7500, Piramitler ’den de 8000 yıl eskiydi..
Bu kelimenin tam anlamıyla, klasik tarih biliminin iflasıydı.
İnsanlığın geçmişinin yeniden araştırılıp yazılması gerekliliğinin somut kanıtıydı. Urfalı ihtiyar çiftçinin bulduğu dev taş sütunun üstünde 3 adet el çantası oyması vardı.
Bu 12000 yıl önce el çantası kullanıldığının da kanıtıydı.
Ancak arkeologları asıl şaşırtan dünyanın hemen hemen her köşesindeki kazılarda aynı model çanta oymalarına rastlanmış olmasıydı.
Binlerce Kilometre Uzakta aynı çanta
..Ve bu çantaları insanlar değil, o insanların Tanrıları taşıyordu. Çantalar sanki tek fabrikadan çıkmış gibiydi. Sümerler ‘de, Hititler ‘de, Asurlular ‘da, Mısırlılar ‘da, Aztekler ‘de, Mayalar ‘da, Hindistan’da, Afrika’da, Paskalya Adası’nda, hatta Bosna ‘daki kazılarda bile dev boyutlardaki tanrı figürlerinde hep el çantası vardı..
Afrika yerlileri Dogonlar el çantası kullanmıyordu ama bunu duvarlarını çiziyorlardı.
Birbirlerinden haberleri bile olmayan farklı kıtalardaki insanların çanta modası inanılacak gibi değildi.
Tarımla uğraşan insanların yanlarında el çantası taşıması mantıksızdı.
O zaman bu çanta taşıyan ve Tanrı olarak betimlenen dev heykeller kimlerdi?
Acaba ilkel insan bu çantayı kendisinden üstün olan bir ırkta gördüğü için mi kutsallaştırmıştı?
Öyle ise kimdi bu çantacılar?
..Ve o çantaların içinde ne vardı?
Neden insanlar onu her taşa oyacak kadar kutsallaştırdı?
Arkeoloji dünyası insanlığın geçmişi ile ilgili binlerce sorunun cevabını gün ışığına çıkarmaya çalışıyor. Her yeni kazı geçmişimizle ilgili bilmediğimiz daha çok şeyin olduğunu kanıtlıyor.
..Ve her yeni bilgi insanlık tarihini yeniden yazdırıyor. Bakalım tüm dünyanın ortak kültürü bu 12000 yıllık çanta modasının sırrı ne zaman çözülecek?