Palmira’nın Düşüşü

PALMİRA’NIN GECE SAÇLI KRALİÇESİ

Ben ki Zenoiba, Palmira’nın gece saçlı kraliçesi… Üçüncü yüzyılın Suriye’sinde hüküm süren Palmira İmparatorluğu’nun kraliçesi ve Kral Septimius Odaenathus’un ikinci karısı. Köklerimiz, Humus’a dayanır. Arap Emesa kraliyet ailesine mensubum. Babam, Julius Aurelius Zenobius. 229 yılında Suriye’de bir klan lideriydi.

Palmira’da yaşadım çoğunlukla. Bu uçsuz bucaksız çöl sarısının içinde geçti ömrüm. Rüzgârlar şarkı söylerdi şehrimizde bizim. “Çölün Gelini” derdik ona.

Öyle bir şehir ki… Davud’un oğlu Süleyman tarafından kurulmuş. Öyle bir şehir ki… Anlamı “Mucize”. Böyle buyrulmuş Yahudilerin kutsal kitabı Tanah’da.

“Savaşçı Kraliçe” derlerdi adıma. Askerlerimle birlikte at sürerdim ben de. Kilometrelerce yol yürürdüm. Okudum, yazdım, gezdim, gördüm… Sadece kendi dilimizi değil başka dilleri de öğrendim. 267 yılında kocam Odaenathus ve oğlum Hairan suikaste uğrayarak ölünce yönetimi devraldım. Vaballathus henüz bir yaşındaydı o zaman.

Ordumla birlikte Ankara ve Kalkedon yakınlarına kadar olan bölgelerine kadar ilerlemiştik. Ardından Suriye, Filistin ve Lübnan tamamen ele geçti. Böylelikle Roma mparatorluğu’nun denetiminde olan ticaret yollarının tümünü kontrol altına aldık ve Palmira İmparatorluğu’na kattık. Bağımsız olmayı istedim, Roma’dan bağımsız hareket etmek…

Bu durum Roma’nın hiç hoşuna gitmedi elbet. Palmira seferini başlattı. Yıl 272… Kaybettik. Esir düştüm. Sonrası sizin için meçhul. Benim içinse ‘uzun hikâye’…

Bir Arami krallığıydı Palmira.

Ne şehrimiz benzerdi başkalarına ne dilimiz… Ama yine de Romalılar ve Persler arasında kalan bir toplum olduk hep. Pers ve Helen izleri şehrimize sinmişti bir kere. Baal Tapınağı gibi nice ihtişamlı yapılarımız vardı.

Kendimize ait kıldığımız simgelerimiz, sembollerimiz, işaretlerimiz, izlerimiz… Hepsi şu sonsuz âlemde bir iz bırakmak içindi. Şimdi görüyorum ki, amacımız biraz da olsa gerçekleşmiş. Mabetler, binalar, surlar, heykeller, lahitler… Hepsi, hepsi sesimiz, şiirimiz, sözümüz duyulsun diyeydi.

Yalnızca dilimiz değil, Tanrılarımız da başkaydı sizlerden. Ay Tanrısı “Aglibol”du Palmira’nın, Güç ve Gökyüzü Tanrısı “Beelshamen”, Güneş Tanrısı ise “Malakbel”… Sunaklarda nice kurbanlar sunardık; ayin kaplarından gökyüzüne yol

alırdı kokular ve şarabın gazabı…

Biliyor musun, mezar taşı süslemelerinde çağımıza göre çok ileriydik. Mermerleri ince bir dantel gibi işlerdik. Bazen bir kuş, bazen bir yaprak, bazen bir zeytin dalı…

Lahitlerin üzerindeki kabartmaları görüyor musun? Ne kadar da taze, ölümün ayak izleri. Oysa çok zaman geçmiş olmalı üstümüzden.

Şimdi görüyorum ki sadece taş sütunlar, tapınaklar, kemerler kalmış geriye. Pişmemiş tuğlayla yaptığımız evlerin yerinde sarı çöl kumları esiyor. Heykellerimizin yüzlerinde yine aynı hüzün var. Gözleri uzağa dalmış. Şu mezardaki kadın büstü benim en yakın dostumdu. Baksana, saçlarına… Boynundaki kolyelere, ışıldayan bakışlarına… Ne mağrurdu. Hâlâ aynı, değişmemiş hiç.Sana göründüm, çünkü yaz(g)ımızı yazmanı istedim.

Bedenim binlerce yıl önce toprağa karışmıştı. Ruhumsa sonsuz bir huzur içinde uyurdu. Ta ki onlar gelene, şehrimizi tarumar edene dek…

Tarihin Gizemine Yolculuk tan alıntı…

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

Yazar: Metin Aksüt

Merhaba; 1973 İstanbul doğumluyum. 1992 yılından bu yana Matbaacılık ve karton ambalaj sektörlerinde değişik görevlerde çalıştım. Şu an serbest olarak çalışıyor, hobi olarak ta blog yazarlığı yapıyorum. __________________________________________________________________________________________ Hi; I was born in 1973 at Istanbul. I have worked in several positions in the printing and cardboard packaging industries, since 1992. I am freelancing and blogging currently.

Yorum bırakın